| |
Peygamberlerin sonuncusu Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu
aleyhi ve sellem)'dir. Ondan sonra bir daha peygamber gelmemiş ve
gelmeyecektir.
Hz. Muhammed (s.a.s.) M.S. 571 yılında kâinatın iman beşiği Mekke'de
dünyaya gelmiştir. Babasının adı Abdullah, annesinin adı Âmine'dir.
Peygamber Efendimiz yetim olarak dünyaya gelmiştir. Çünkü doğduğu
vakit babası vefat etmiş bulunuyordu.
Dedesi Abdulmuttalib O'na "Muhammed" adını verdi. Annesi ise O'na "Ahmed"
dedi. Sütannesinin ismi Halime'dir. Peygamber Efendimiz 6 yaşında iken
annesini kaybetti. Kendisini önce dedesi Abdulmuttalip, daha sonra da
amcası Ebû Tâlib himaye etti.
Hz. Peygamber (s.a.s.) 25 yaşına gelince, Mekke'nin asil ve zengin
hanımlarından Hz. Hatice validemiz ile evlendi. Hz. Hatice'den ikisi
erkek, 4'ü kız olmak üzere 6 çocuğu dünyaya geldi. Erkek çocuklarının
isimleri; Kasım ve Abdullah'tır. Kız çocuklarınınki ise; Zeynep, Rukiyye,
Ümmügülsüm ve Fâtıma'dır.
Hz. Muhammed (s.a.s.) 40 yaşına gelince Allah Teâlâ, O'nu
peygamberlikle görevlendirdi. Nübüvvet, yani peygamberlik görevini
karşılaştığı çok çetin engel, eziyet ve işkencelere rağmen kesintisiz
olarak tam yirmiüç yıl sürdürdü.
Doğruluk ve dürüstlüğü, inanan ve inanmayan herkes tarafından kabul
edilmişti. Bu sebepten O'na; "Doğru" anlamına gelen "El-Emîn"
denilmişti. O, Peygamber olmadan önce de doğru, dürüst, çalışkan,
herkesin özendiği ve imrendiği bir kişi idi.
İlk vahiy yani Peygamberlik mesajı "Oku" emriyle "Hira" dağında
gelmiştir. Bunun üzerine O, insanları Hakk'a, doğruya, iyilik ve
güzelliğe davet etmiştir. İnsanlara bir tek olan Allah'a inanmalarını,
putlara tapmamalarını emretmiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'e ilk inananlar arasında eşi Hz. Hatice,
en yakın dostu Hz. Ebû Bekir, Amcası Ebû Tâlib'in oğlu Hz. Ali ve manevî
evlâdı Zeyd yer almıştır.
Kaynakların verdiği bilgiye göre, üç yıl içinde Müslümanların sayısı
30'u bulmuştur. Müslümanların sayısı arttıkça inanmayanlar
öfkeleniyordu. Gün geldi Peygamber Efendimize ve Müslümanlara karşı
eziyet ve işkencelerini artırdılar. Eziyet ve işkenceler dayanılmaz bir
hal alınca da M.S. 622 yılının Nisan ayında Peygamberimiz ve Müslümanlar
Medine'ye göç etmek zorunda kaldılar. Bu göçe İslâm tarihinde "Hicret"
adı verilir. Medineli Müslümanlar Mekke'den gelenlere kucak açtılar. Bağ
ve behçelerini bölüştüler. Tarihte eşine rastlanmayan çok güzel bir
yardımlaşma ve dayanışma örneği ortaya koydular. Mekke'den Medine'ye göç
edenlere "Muhacir", onlara yardım eden Medineli Müslümanlara da "Ensar"
adı verildi.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Medine'de on yıl kadar yaşadı. İslâm'ın
Mekke ve tüm Arap yarımadasına yayılmasını sağladı. 632 yılında Allah
Teâlâ'nın rahmetine kavuştu.
İnsanlık âlemi medeniyet ve yükselişi Peygamber Efendimize (sallallahu
aleyhi ve sellem) borçludur. Çünkü O, tüm insanî değer ve faziletleri
bizzat hayatında yaşayarak insanlara, bilhassa Müslümanlara en güzel
örnek ve önder olmuştur.
Ne mutlu
Peygamber Efendimize inanan, O'nu seven ve O'nun yolunda olanlara!..
|
|
|
| |
|
|
| |
Peygamberimiz (s.a.s.) sağ tarafına, sağ yanı uzerine
yatarak uyurdu ve şu duayı yapardı:
"Ya Rabbim! Beni, kullarını tekrar dirilteceğin günde
azabından koru!"
|
|
|
|
|
| |
|
|
| |
Otururken -yemek yeme durumu hariç- sağ veya sol tarafına
yastık koyup dayanırdı. Yemekte bundan kaçınmasının sebebi
bu tür oturuşun gurur ve kibir işareti sayılmasıydı.
Peygamberimiz (s.a.s.) gururlu değil, aksine mutevaziidi.
|
|
|
|
| |
|
|
| |
Elbisesiyle övünmez, bu konuda lüks ve israfa kaçmazdı.
Çünkü ona göre elbise "Sıcaktan, soğuktan korunmaya,
insanlarla ülfete, toplum içine girmeye ve hizmete
vasıta"'idi.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in giyecekle ilgili tutumunu:
"Temizlik, tertiplilik, estetigi gözetme kendine yakıştırma,
sadelik ve ihtiyacı karşılama" olarak ozetleyebiliriz. Bu
sebeple gerektiğinde O, ibrişimden, yünden, pamuktan, hatta
keçi kılından dokunmuş elbiseyi giyerek:"Ben aciz bir
kulum"buyururlardı.
|
|
Tertipli oluşu ve
estetiğe verdiği ehemmiyet
|
|
|
| |
|
|
| |
Hz.
Peygamber (s.a.s.) düzenli yaşamaya özen gösterir,
Müslümanlara da her hususta düzenli olmalarını ısrarla
tavsiye ederdi. Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.s)'in
huzuruna saçı-sakalı birbirine karışmış bir adam geldi.
Peygamberimiz (s.a.s.) o kişiye saçını sakalını düzeltip
gelmesini işaret etti, o da düzeltip geldi. Bunun üzerine
Peygamberimİz (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Birinizin,
şeytan gbi saçı başı dağınık olmasından böylesi daha iyi
değilmi?"
Yine bir gün Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), üzerinde
kirli elbiseler bulunan birini göstererek: "Şu
kişi, acaba elbisesini yıkayacak birşey bulamıyor mu?"
buyurdu.
Rasül-i Ekrem (s.a.s.); beden, elbise, yiyecek, giyecek,
ev ve sokak temizliğine fevkalade önem verirdi, Bununla
beraber kalp ve ruh temizliğinin ehemmiyetini de ısrarla
belirtirdi Bunun içindir ki; "Müslüman,
elinden ve dilinden Müslümanların zarar görmediği kişidir"
buyurmuştur.
Peygamberimiz (s.a.s.) bu hadisiyle toplum İçinde,
Müslümanlara:
"itibarlı ve güvenilir" olmaları gerekriğini işaret
ediyordu. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.s.) "Söz söylerken
yalancılık edeni, söz verdiği zaman sözünde durmayanı,
kendisine bir şey emanet ediiince hıyanet edeni"
ikiyüzlülükle nitelemişdir. Çünkü bu eksiklik ve
yanlışlıkları yapan Müslümanlar, güvenilir insan olmaktan
uzaklaşırlar. Peygamberimiz (s.a.s),kalb hakkında da şöyle
buyurmuştur:"Dikkatli ve uyanık olunuz!Bedenin içinde bir
lokmacık et parçası vardır ki, iyi olursa bütün beden iyi
olur, bozuk olursa bütün beden bozuk olur. İşte o et parçası
kalbdir."
|
|
| |
|
|
|
|
| |
|
|
| |
Şunu
kesinlikle söyleyebiliriz ki, Peygamberimiz (s.a.s)'in toplum
ilişkilerine hakim kılmayı istediği prensipler "Adalet, şefkat,
merhamet, musamaha , cömertlik ve yardılaşma…"gibi yüksek
faziletlerdir.
Peygamberimiz (s.a.s), yoksulara çok yakınlık gösterir;
zenginlere, mağrur olmamalarını, sahip oldukları maddi
başarıların fakirlerin emeklerinin eseri olduğunu
söylüyordu;"Alnının teri kurumadan işçiye üceretini ödeyiniz!"
diyerek Müslüman işverenlere talimat veriyordu. İşçilerede
yaptıları işi en sağlam bir şekilde yapmalarını tembih ediyordu.
Birgün üst başlarından yoksul oldukları anlaşılan bir gurup
insan Peygamberimizi (s.a.s) ziyarete gelmişti.Bu durumdan
müteessir olan Peygamerimiz (s.a.s), derhal ashabını harekete
geçirdi ve yoksul kimselere gereken yardımın yapılmasını
sağladı.
Peygamberimiz (s.a.s), tabiatındaki yüksek nezaketin bir eseri
olarak kadınlarada son derece nazik davranırdı,kadınlara ait
meseleleri daha ziyade zevceleri vasıtasıyla öğretirdi.
|
|
|
|
| |
Uhud
Savaşı'nda, İslam ordusu birinci safhada Peygamberimiz
(s.a.s.)'in harp taktiklerine uyarak üstünlük sağlamıştı fakat
daha sonra kesin sonucu almadan ganimet toplamaya girişince ve
yerlerini terk etmemeleri gereken okçular da ganimet toplama
işine koşunca düşman süvari birliği arkadan kuşatmış, böylece
Müslümanlar iki ateş altında kalmışlardı. Bu safhada Müslümanlar
70 şehit verdikleri halde; Peygamberimiz (s.a.s.) emir komutayı
elinde bulundurdu ve büyük bir soğukkanlılıkla İslam ordusunu
çevresine topladı. Başarılı bir savunma ile düşmanı dur durdu.
Peşinden de inkarcıları Mekke istikametinde günlerce takip etti.
Peygamberimiz (s.a.s.) öyle bir kahramanlık ve cesaret ortaya
koydu ki, müşrik ordusu geri dönerek yeniden savaşmayı göze
alamadı.
Hevazin muharebesinde, İslam ordusu Huneyn geçidine
geldiğinde düşman okçularının hücumuna uğramıştı. İslam
askerlerinin bu ani saldırıdan korunmak üzere siper aradıkları
bir sırada, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) sarsılmaz bir kaya gibi
metanet göstermiş, savaş alanından bir adım bile gerilememiştir.
Katırını düşmana doğru sürerek 1slam askerlerine "Nereye
kaçıyorsunuz ben Allah 'in Resulüyüm, Abdülmuttalib oğlu
Abdullah oğlu Muhammed'im" diyerek ordusunu toparlamış ve zafere
ulaşmayı başarmıştır Nitekim bir görgü tanığı şöyle diyor: "Şehadet
ederim ki H z.Peygamber (s.a.s,) bir adım bile gerilemedi. Savaş
vahşi bir yangın gibi yayıldığı zaman, hepimiz Rasül-i Ekrem
(s.a.s.) 'in çevresine sığındık. O'nun yanında durmak en büyük
cesaret sayılıyordu." |
|
Ticari Hayata önem
Vermesi
|
|
|
| |
|
|
| |
İslami
gelenekte "halkın genel ahlakının ve ticari ahlakının
seviyesinin yükseltilmesi, üretici ve tüketici haklarının
korunması, emniyetli alışveriş vasatının hazırlanması gibi
hizmet sahalarıyla alaklı olarak" "ihtisab" tabiri
kullanılmaktadır.
Asr-ı Saadette hususi olarak bununla meşgul olan bir
daire yoksa da, Medine'de bu vazifeyi bizzat Hz. Muhammed
(s.a.s.) yürütüyordu. Taşrada ise vali ve diğer bazı
memurlar yürütmekte idi.
Özellikle eski bir tacir olan Hz. Muhammed (s.a.s.) cari
hayata büyük ehemmiyet veriyordu. Mekkeli Müslümanlar hicret
etmeden önce Medine'de sadece Yahudilere ait çarşı ve pazar
yerleri mevcuttu. Hicretten sonra Rasul-i Ekrem Hazretleri
(s.a.s) müstakil bir islam çarşı pazarı kurdurmuş,
Müslümanları ticari hayata teşvik etmiş ve İslam çarşı
pazarının İslami geleneğe göre kurulup gelişmesi için de sık
sık denetlemelerde bulunmuştur. Müslim'in "Sahih'inde buna
dair anlatılan bir hadise çok enteresan dır. Ebu Hüreyre
(r.a) nakleder:
Rasulullah (s.a.s.) bir yiyecek yığınına uğradı, elini o
yığının içine daldırdı, parmaklarına ıslaklık isabet etti.
Bunun üzerine: "Ey taat sahibi bu nedir?" buyurdu. Mal
sahibi:
"Ya Rasülullah! Ona yağmur isabet etti!" dedi. Rasulullah
"O halde insanların görebilmesi için o ıslak kısmı,yiyecek
yığının üstüne neden koymadın?Aladatan kimse benden
değildir!"buyurdu
Hz. Muhammed (s.a.s.) devrinde ticari hayatın temel
prensiplerini kavrayabilmek ve onun ticari hayata getirdiği
değerleri iyice anlayabilmek için kendisinin bu konudaki
bazı tavsiyelerini sıralamamız uygun olacaktır:
1. Bir Müslüman'ın pazarlığı üzerine pazarlık yapmak doğru
değildir, alış veriş tahakkuk etmişse bunun üzerine bozucu
bir teşebbüs doğru değildir.
2. Müşteri kızıştırarak piyasayı yükseltmek ve pahalılık
meydana getirmekten kaçınmak icap eder.
3. Müstahsilin malı, henüz pazara- çarşıya intikal etmeden
ucuza kapatılmamalıdır.
4. Ticari hayat doğruluk esasına göre yürütülmelidir,
yalandan kaçınılmalı, söz verilince durulmalı, bir şey
emanet edilince emanet yerine getirilmeli, asla hıyanet
edilmemelidir.
5. En hayırlı kazanç, kişinin kendi el emeğiyle
kazandığıdır, çalışmak esas olmalı, asalak olmaktan
kaçınılmalıdır.
6. Alışverişte karşılıklı güven esas olmalıdır. Satılan mal
ile alakalı gerçekler gizlenemez, olduğundan farklı
gösterilemez. Dürüstlük bereket vesilesi, sahtekarlık ise
bereketsizlik vesilesidir.
7. Zengin tacir, takva sahibi olmalı, Allah'tan gereği gibi
korkmalı; dini, içtimai, mali mesuliyetlerinin icabını
yerine getirmelidir. Zekatını vermeli, yoksulları görüp
gözetmeli, hayır hasenatı eksik etmemelidir.
8. Borç, keyif için değil bir ihtiyacı gidermek için alın
malıdır. Borcun zamanında ödenmesi esas olmalıdır, darda
kalan iyi niyetli borçluya mühlet vermek büyük sevaptır.
9. Yalan yere yemin ile malın sürümünü arttırmak isteyen,
neticede kazancının bereketini giderir.
10. Rızkın temininde, iş hayatında, ticari hayatta helal
yoldan ayrılmamak icap eder.
11. Yanında işçi çalıştıran kişi, emeğinin hakkı ne ise
hemen ödemelidir. Hadiste bu: "alnının teri kurumadan" diye
belirtilir.
12. Aldatan, hilekar tacirler kıyamet gününde kabirlerinden
günahkar olarak kalkacaklardır. İyiler ve doğrular ise bunun
dışındadır.
13. Dürüst ve güvenilir tacirler kıyamette "Peygamberler,
sıddikler ve şehitlerle" beraber olacaklardır.
14. Terazide eksik tartmak, ölçüde yanlış ölçmek milletin
helakine sebeptir. Yani ölçü ve tartıda eksiklik,ticari
hayatın tefessühüne ve bu da içtimai hayatın bozulmasına
sebeptir.
15. Bir mali ucuzken alıp kasıtlı olarak piyasaya sürmemek
ve ancak pahalılaşınca ortaya çıkarmak veya halkın ihtiyacı
olan maddeleri piyasadan toplamak yasaktır. Bunu yapan
kişiler lanetlenmiştir.
16. Yapılan işi sağlam yapmak ve bir işin başarılmasına
kadar dikkatle çalışmak esas olmalıdır. Mesai dolsun, vakit
geçsin diye zaman harcanamaz, kişi başkasının işinde
çalıştığında bile kendi işi gibi titiz ve itinalı hareket
etmelidir.
17. Şartlar ne olursa olsun çalışmak esas olmalıdır. Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in şu hadisi bu açıdan çok manalıdır:
"Sizden birini sırtına bir demet odun yüklenip (bu suretle
kazancını sağlaması) birine el açıp dilenmesinden -el açtığı
adam versin vermesin- daha hayırlıdır."
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in iş hayatı, işi yürüten çalışan
işçi, malı satan tacir, alan tüketici, meyve ve hububat
üreticisi, ticari hayat, ölçü tartı, ve benzeri konularda
daha pek çok hadisleri vardır. Biz bu hadislerden
çıkarabildiğimiz bazı tavsiye ve yasakları yukarıda
sıralamış bulunuyoruz.
Bunlardan anlaşıldığına göre Hz. Muhammed (s.a.s.) ticari
hayatı, mükemmel bir şekilde tanzim etmiş; alış- verişte,
üretim ve tüketimde hem aldatmayı hem de aldanmayı
önlemiştir. Yani o, ticari hayata doğruluğu, dürüstlüğü,
karşılıklı emniyet ve helali hakim kılmıştır. Hz. Muhammed
(s.a.s.) bunu sadece sözde, bırakmamış, bizzat Müslüman
çarşı pazarına zaman zaman uğrayarak alış verişte
gözetilecek hususları"şöyle ölçün, böyle tartın"diyerek
fiilen gösermiştir.
|
|
|
|
| |
|
|
| |
Hz. Ömer'(r.a)den rivayete göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle
buyurdu: 'Hristiyanların İsa hakkında Allah 'ın oğlu dedikleri
gibi, beni övgüde, aşırı gitmejyin. Ben ancak Allah 'ın kuluyum.
Siz de benim hakkımda Allah 'in kulu ve elçisi deyin."
Hz. Enes (r.a) nakleder: Bir adam Hz. Peygamber (s.a.s.)e: '
Efendimiz ve Efendimizin Oğlu!" diye hitab edince:"Böyle
söylemeyiniz Şeytan sizi heva ve hevese kaptırmasın. Ben sadece
Abdullah 'in oğlu Muhammed ve Allah 'in Rasüluyüm. "diye cevap
verdi. .
Birgün Ashab-ı Kiram'dan Abdullah b. Yusr Yarete gelmiş,
huzuruna girince titremeye başlamıştı. Bunu gören Peygamberimiz
(s.a.s) o kişiye şöyle dedi: ' titreme! Ben kral değilim, Kureyş
'den kuru ekmek yıyen bir kadının oğluyum.
Birgün Ashab-ı Kiram'dan Abdullah b. Yusr (r.a), Pey gamber
Efendimiz (s.a.s.)'e pişirilmiş koyun eti hediye etmişti. Hz.
Peygamber (s.a.s.) yanındaki Müslümanlarla diz çöküp yemeye
koyuldu. Derken, çölde göçebe hayatı yaşayan bir bedevi geldi ve
'Bu nasıl aturuştur?" diye şaşkınlığını açığa vurmaktan kendini
alamadı. Çünkü diz çöküp oturmak, törede aciz ve miskinlerin,
yoksulların adetiydi. Böylece bedevi, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in,
yoksullar gibi oturuşuna bir anlam verememişti. Yüksek
sezgisiyle bunu anlayan Peygamberimiz (s.a.s.): "Şüphesiz ki
Cenab-ı Hak, beni kerem sahibi bir kul kıldı, cebbar ve muannit
kılmadı." Buyurdu.
|
|
| |
|
|
|
|
| |
|
|
| |
Cömertlik, Peygamber Efendimizin en belirgin
vasıflarından biridir. Nitekim Cabir b. Abdullah (r.a) der
ki: "RasüI-i Ekrem Hazretleri dünya ile ilgili bir şey
istenilince asla red cevabı vermez istenilen şey varsa
verir, yoksa vaat ederdi.
Müslim'de şöyle naklolunur: Rasülullah (s.a.s.) İslam
üzere kendisinden istenilmiş olan herhangi bir şeyi muhakkak
vermiştir. Bir defasında kendisine bir kimse gelmişti de
Rasülullah Efendimiz (s.a.s.) ona iki dağ arasını dolduracak
kadar çok koyun vermişti. O zat kendi kabilesinin yanına
gidip: ' kavmim, Müslüman olunuz, çünkü Muhammed fakirlikten
korkmaksızın büyük ihsanda bulunuyor" demiştir.
Yine Müslim'de naklolunduğuna göre Safvan b. Umeyye (r.a)
diyor ki: 'Allah'a yemin ederim ki Rasülullah (s.a.s.) bana
çok ihsanda bulunmuştur. Başlangıçta O, bana göre insanların
en çok buğzedilecek olanı idi. Fakat bana ihsan etmekte
devam etti. Nihayet benim yanımda insanların en sevimlisi
oldu. '
Hz. Enes (r.a)ın şu sözü de bu tip gelişmelere ışık tut
maktadır:'Bazen bir kimse ancak dünyayı isteyerek
Müslümanlığa girerdi. Fakat İslam'a girince artık
Müslümanlık kendisine dünyadan ve dünya üzerindeki her
şeyden daha sevimli olur.
|
|
|
|
| |
|
|
| |
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in torunları, babaları Hazreti Ali
(r.a)'den naklederek anlatıyorlar: "...Hz: Peygamber
(s.a.s.) günlük zamanını üçe taksim ediyordu Bir kısmını
namaz kılmak ve Kur'an okumak gibi Allah Teala'a ibadete
ayırıyordu. Ikinci kısmını aile fertleriyle alakadar olmaya
ayırıyordu; günlük ev işlerini yapıyor, ev ihtiyaçlarından
kendisine düşenleri yerine getiriyordu. Üçüncü kısımda ise,
istirahat buyuruyordu. Ancak istirahat zamanını da ikiye
böler ve bunun bir kısmında ashabın ileri gelenlerini
huzuruna kabul ederek onlara gerekli bilgileri öğretir,
onlar da huzuzurundan çıkınca öğrendiklerini ashabın
bütününe öğretirlerdi. Rasülullah (s.a.s.) kendisine yakın
olmakta ashabında mal, mülk, para, soy sop gibi şeyler
aramaz daha zjyade takvaya önem verirdi, ibadet ve taatta
düşkün, güvenilir kimselere fazlaca iltifat ederdi."
İhtiyaç sahiplerinden kimileri bir, kimileri ise iki ve
daha fazla olan ihtiyaçlarını arz ederlerdi de Peygamberimiz
(s.a.s.) sonuna kadar onları bıkmadan dinler, onlarla
ilgilenir ve ihtiyaçlarının giderilmesiyle meşgul olurdu.
Kendisine dünya veya ahiretle ilgili bir soru sorulunca,
soruyu soranın seviyesine uygun davranarak onun hayrına
olacak cevaplar verirdi. Soru sorana verdiği cevapla onu
hayra yöneltirdi. Huzurunda bilgi öğrenenlere 'Benden
öğrendiklerinizi burada olmayanlara öğretiniz. Erkek, kadın,
köle, cariye kim olursa olsun çeşitli sebeplerden dolayı
bana gelip ihtiyaçlarını arz edemeyen kimselerin de
ihtiyaçlarını isteklerini bana iletiniz. Muhakkak ki,
ihtiyacını devlet başkanına arz etmeye gücü yetmeyenlere
yardımcı olan kimsenin, ayaklarını Cenab-ı Hak kıyamet
gününde sırat üzerinde kaydırmaz "diye tenbih ederdi.
Huzurunda abes yani faydasız söz söylenmesine müsaade
etmezdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) dışarıda da tevazuu elden
bırakmazdı. Çarşıda, pazarda, sokakta veya herhangi yerde
olursa olsun herkese güler yüzle davranır, hal hatır sorar,
tatlı dille hitap ederek, gönüllerini alırdı.. Meclisin de,
camide, cemaatte, cum'ada göremediği ashabının ahvalini
derhal soruşturur, başına bir şey gelip gelmediğini
öğrenmeye çalışır, görüşebildiklerine ise dini metanetlerini
daima takviye ederek, iyilik ve güzelliklere koşturup,
çirkinliklerden uzaklaştıracak şeyler söylerdi.
Peygamberimiz (s.a.s.); oturmakta olan bir topluluğun
arasına geldi mi baş köşeye geçmek için hiç kimseye sıkıntı
vermez, hemen topluluğun en son kısmına ve boş bulduğu bir
yere oturuverirdi. Başkalarının da böyle yapmalarını
isterdi. Toplantıda bulunanları, durumlarına göre iyilikle
anar ve iltifatta bulunurdu, öyle ki herkes onun yanında en
çok sevilenin kendisi olduğunu sanırdı. Huzurunda çok oturan
bir kişinin de haddi aşan bu tutumu karşısında telaş
göstermeyip sabreder ve sükunet içinde onun ihtiyacını
karşılamaya çalışırdı. Kendisinden istenilen bir şeyi, varsa
verir, yoksa tatlı sözlerle o kişinin gönlünü alıp vaat
ederdi. Rasulullah(s.a.s.)'in şefkati, merhameti,
cömertliği, tevazuu herkesin malumu olmuştu. Ahaliden
herkes, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kendisi ile alakadar
olacağından emindi. Bir hakkın tevziinde hiçbir ferdi
ötekine tercih etmezdi. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in meclisi;
ilim, haya, sabır ve emanet meclisi idi. Orada edeple
oturulurdu. Herkes birbirine saygı beslerdi. Yüksek sesle ve
edebe aykırı olarak konuşulmazdı. Orada konuşulup orada
kalması gereken bazı şeyler de dışarıya taşırılmaz ve
dedikoduculuk yapılmazdı. Orada hiç kimsenin aleyhine
konuşulmaz, hiç kimse töhmet altında tutulmazdı. Huzurunda
-insanlık hali- ashabdan bazı kusurlar meydana gelse, o
kusurlar orada kalırdı, yayılmazdı. O'nun rneclisindeki
kimseler yek dil ve yek ağız kişilerdi. Yani gönüllerindeki
davada birleşmiş, konuştukları şeylerde kaynaşmış ve
birliğin ahengine erişmiş kişilerdi. O'nun topluluğunda
tevazu hakimdi bunun sonucu olarak yaşlılara hürmet
beslenir, küçüklere şefkat gösterilirdi. Hep beraber ihtiyaç
sahibinin ihtiyacı ilk önce giderilmeye çalışılırdı. Yani
ihtiyaç sahipleri kendileriyle ilgilenilmek konusunda
ihtiyaç sahibi olmayanlara tercih olunurdu
|
|
| |
|
|